Sakife Nerede? – Güç, İktidar ve Toplumsal Düzen Üzerine Bir Analiz
Toplumların düzeni, insan ilişkilerinin biçimlenişiyle yakından bağlantılıdır. Her birey, yaşadığı çevreyi ve onu şekillendiren güç dinamiklerini farklı biçimlerde algılar. İktidar, bu algının merkezinde yer alırken, toplumun işleyişine dair her türlü düşünsel yaklaşım, güç ilişkilerinin ve toplumsal düzenin ne şekilde inşa edildiği sorusu etrafında şekillenir. Ancak, bu düzeni oluşturan temel unsurlar arasında meşruiyet, katılım, yurttaşlık, kurumlar, ideolojiler ve demokrasi gibi kavramlar da sürekli bir etkileşim içindedir. Bu unsurlar, sadece siyasal düzene dair düşünceleri değil, aynı zamanda toplumsal yapıyı da derinden etkiler. Bugün dünyada yaşanan siyasal gelişmeleri ve teorileri inceleyerek, bu karmaşık ilişkileri çözümlemeye çalışmak, belki de ‘Sakife nerede?’ sorusunu daha derinlemesine yanıtlamamıza yardımcı olabilir.
İktidar ve Meşruiyet: Gücün Temeli
Siyasi iktidar, toplumda egemen olma ve karar alma yetkisini elde etme anlamına gelir. Ancak iktidarın sürdürülebilir olması, yalnızca zorla değil, aynı zamanda meşruiyetle de mümkündür. Meşruiyet, halkın, hükümetin ya da belirli bir iktidar yapısının eylemlerini ve varlığını kabul etmesidir. Meşruiyetin kaynağı ise farklı şekillerde tanımlanabilir: bir devletin egemenliği, bir ideolojinin halk nezdindeki geçerliliği ya da bir kurumun yasalarla şekillendirilmiş rolü.
Fukuyama, “devlet inşası” üzerine yaptığı çalışmalarında, bir devletin sadece güçlü olmasının yetmediğini, aynı zamanda halk tarafından kabul görmesi gerektiğini vurgular. Bugün pek çok ülkede, iktidarın meşruiyeti giderek daha fazla sorgulanmakta. Örneğin, popülist liderlerin iktidara gelmesiyle birlikte, halkın desteğini arkasına alarak otoriteryan yönetim biçimlerini sürdürdükleri görülmektedir. Bu tür yönetimler, çoğu zaman halkın “gönüllü” katılımını esas alır. Ancak burada bir çelişki vardır: Gerçekten halkın katılımı var mıdır, yoksa katılım, iktidarın güç gösterisinin bir aracına mı dönüşmüştür?
Kurumlar ve Demokrasi: Temel Yapılar ve Onların İşleyişi
Toplumlar, çeşitli kurumlar aracılığıyla organize olur. Bu kurumlar, yalnızca ekonomik ya da sosyal düzeni sağlamakla kalmaz, aynı zamanda politik gücün de taşıyıcılarıdır. Devlet, ekonomi, hukuk ve eğitim gibi kurumlar, ideolojilerin toplumsal düzeyde kabul görmesini sağlayan unsurlar olarak ortaya çıkar. Kurumların işleyiş biçimi, aynı zamanda demokrasi anlayışını şekillendirir.
Demokrasi, halkın egemenliğine dayanan bir yönetim biçimidir. Ancak, günümüzde demokrasilerin işleyişi, pek çok eleştiriye açıktır. Demokrasi, çoğu zaman sadece seçimlerle sınırlı bir kavram olarak algılansa da, bu dar bir tanımlamadır. Meşruiyetin kaynağı, sadece seçmenlerin iradesi değil, aynı zamanda yurttaşlık hakları ve kamusal alanlardaki katılım seviyesidir. Demokratik bir toplumda, iktidarın denetlenmesi ve karşıt görüşlerin varlığı, toplumsal denetimin işleyişini sağlar.
Son yıllarda, örneğin Türkiye’de, seçim sonuçlarının “meşruiyet” tartışmalarına yol açması, demokrasinin sınırlarının ve kurumların işleyişinin sorgulanmasına neden olmuştur. Kurumların işlevsiz hale gelmesi, halkın hükümetin eylemleri üzerinde denetim sağlama yeteneğini zayıflatır. Katılımın sağlanamadığı, seçimin ötesindeki mekanizmaların güçsüzleştirildiği toplumlar, tam anlamıyla demokrasiye sahip olduklarını söyleyemezler.
İdeolojiler ve Toplumsal Düzen: Toplumsal Algı ve Politik Yönelimler
İdeolojiler, bir toplumun politik yapısını şekillendiren temel araçlardır. Ancak ideolojiler, bazen toplumların yönlendirilebileceği, bazen de halkın özgür iradesiyle yaratabileceği bir güç olarak kendini gösterir. Kapitalizm, sosyalizm, faşizm gibi ideolojiler, sadece ekonomik ya da sosyal düzeni değil, toplumsal algıyı ve bireylerin devletle kurdukları ilişkiyi de belirler.
Marx, ideolojilerin “sınıf egemenliği”ni pekiştiren bir araç olduğunu savunur. Ancak modern toplumlarda ideolojiler daha karmaşık bir hal almış, bireyler farklı politik eğilimleri benimsemişlerdir. Bugün dünya çapında sağ ve sol arasındaki ideolojik kutuplaşma, toplumsal düzenin nasıl biçimlendiğini gözler önüne serer. Birçok ülkede, sağ ideolojiler halkın değerleri üzerine inşa edilirken, sol ideolojiler eşitlik ve toplumsal adalet gibi kavramlara odaklanır. Ancak bu ideolojik çatışmalar, çoğu zaman gerçekte toplumun büyük bir kısmını “katılım dışı” bırakır. Bu da, toplumda kimlerin sesi duyuluyor, kimler kenara itilmiş sorusunu gündeme getirir.
Yurttaşlık ve Katılım: Toplumda Bireyin Yeri
Yurttaşlık, sadece pasif bir kimlik değil, aynı zamanda aktif bir katılım gerektiren bir olgudur. Demokrasilerde yurttaşlar, sadece oy kullanmakla değil, aynı zamanda toplumsal hayata müdahale ederek, kamusal alanı şekillendirerek de söz sahibi olurlar. Ancak katılım, her zaman eşit derecede sağlanmaz. Ekonomik eşitsizlikler, eğitimdeki farklılıklar ve toplumsal dışlanmışlık, bazı grupların kamusal alanda sesini duyurmasını engeller.
Katılımın önündeki engeller, demokrasinin ruhuna ters düşer. Peki ya günümüzün dijital dünyasında, sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen katılım ne kadar geçerlidir? Kimlik siyaseti, sosyal medya aktivizmi, çevrimiçi protestolar, bunlar gerçek katılım biçimleri midir, yoksa sadece bir illüzyon mu yaratmaktadır?
Sonuç: Güç ve Toplumsal Düzenin Sınırları
Toplumların güç dinamikleri, kurumların işleyişi, ideolojilerin etkisi ve yurttaşlık hakları, birlikte şekillendirilen bir siyasal düzeni ortaya çıkarır. Ancak bu düzenin ne kadar demokratik olduğu, ne kadar katılımcı olduğu, sürekli olarak sorgulanan bir mesele olmaya devam etmektedir. ‘Sakife nerede?’ sorusu belki de şu soruyu sormaya davet eder: Toplumlar ne kadar kendi iradeleriyle şekillenir, yoksa ne kadar dışsal güçlerin etkisi altındadır?
Meşruiyet ve katılım arasındaki ilişkinin sorgulanması, toplumsal yapıyı ve iktidarın işleyiş biçimini anlamak için bir başlangıç olabilir. Bu karmaşık ilişkiler içinde, günümüz dünyasında her bireyin rolü nedir? Gerçekten demokrasinin değerleri her yerde aynı şekilde işler mi? Yoksa herkesin katılabileceği bir düzen mümkün mü?